<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>eylembilim</title>
	<link>http://eylembilim.com</link>
	<description>ileri geri edebiyat</description>
	<pubDate>Wed, 11 Jun 2008 09:37:51 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Seda Sayan Gerçekleri</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/06/11/seda-sayan-gercekleri/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/06/11/seda-sayan-gercekleri/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jun 2008 09:37:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<category><![CDATA[chuck norris]]></category>

		<category><![CDATA[gerçekler]]></category>

		<category><![CDATA[halimiz]]></category>

		<category><![CDATA[seda sayan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/06/11/seda-sayan-gercekleri/</guid>
		<description><![CDATA[Bilen bilir&#8230; Bir ara İnternet&#8217;te Chuck Norris Facts diye bir geyik dolaşıyordu. Chuck Norris&#8217;i insanüstü bir varlık gibi çizerek biraz da, karate-aksiyon filmlerinin abartısını tiye alan önermelerden oluşuyordu: &#8220;Chuck Norris telefonunu şarj etmez; sakallarına sürter.&#8221; gibi en uçuk versiyonlarına bile rastlamıştık&#8230;
Eylembilim&#8217;in yanısıra Banabunlarlagelmeyin.com adında bir siteye de katkıda bulunuyorum; bu sitenin amacı aslında, medyada çıkan abartılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilen bilir&#8230; Bir ara İnternet&#8217;te Chuck Norris Facts diye bir geyik dolaşıyordu. Chuck Norris&#8217;i insanüstü bir varlık gibi çizerek biraz da, karate-aksiyon filmlerinin abartısını tiye alan önermelerden oluşuyordu: &#8220;Chuck Norris telefonunu şarj etmez; sakallarına sürter.&#8221; gibi en uçuk versiyonlarına bile rastlamıştık&#8230;</p>
<p>Eylembilim&#8217;in yanısıra <a target="_blank" href="http://banabunlarlagelmeyin.com">Banabunlarlagelmeyin.com</a> adında bir siteye de katkıda bulunuyorum; bu sitenin amacı aslında, medyada çıkan abartılı ya da tuhaf haberleri derlemek. Gerçi son aylarda neredeyse tamamıyla ihmal edildi, güncellikten epeyce uzak&#8230; Ama bir dönem epeyce ilgi toplamıştı. Her neyse&#8230; Siteye Seda Sayan&#8217;la ilgili bir haber ve canlı yayında Mustafa Sarıgül&#8217;le telefon bağlantısı kurmuşken yaptığı bir gafla ilgili bir yazı girilmişti. <a href="http://banabunlarlagelmeyin.com/televizyon/fe/seda-sayanin-canli-yayin-gafi/">http://banabunlarlagelmeyin.com/televizyon/fe/seda-sayanin-canli-yayin-gafi/</a> adresinden bunlardan biri görülebilir. Bu yazıların hiç beklenmedik bir etkisi oldu; arama motorlarına Seda Sayan yazarak siteye ulaşan bazı insanlar, sitenin Seda Sayan&#8217;la iletişim kurabilecekleri bir düzlem olduğu düşüncesiyle yorum alanına mesajlar giriyor. Bana göre mahremiyeti olduğu için bu mesajları aktarmıyorum; ancak bu insanlar çoğunlukla, geçim sıkıntısı ya da yaşamla ilgili sorunlarını Seda Sayan&#8217;la paylaşarak, ablalarından çözüm bekliyor&#8230;  Evlenmek isteyip evlenemeyen çiftler, işsiz gençler, hastalık ya da başka bir nedenle darlığa düşmüş, besbelli gerçekten zorluk içinde olan insanlar&#8230; Seda Sayan&#8217;ınTürk halkının güvenini kazanmış bir ikon olduğunu biliyordum; ancak bu derece, neredeyse Hızır kişiliğine büründüğünü doğrusu beklemiyordum. Doğrusu bu olay karşısında şaşkınlık içindeyim&#8230; Hiçbir yorumum yok. Sadece, Chuck Norris Facts gibi bir Seda Sayan gerçekleri önerebilirim: &#8220;Seda Sayan bir günde yetmişbin yetimi doyurur.&#8221; gibi, bize uyan, halimizi anlatan gerçekler&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/06/11/seda-sayan-gercekleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kurtlar Vadisi İşkenceyi Meşrulaştırıyor</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/06/06/kurtlar-vadisi-iskenceyi-mesrulastiriyor/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/06/06/kurtlar-vadisi-iskenceyi-mesrulastiriyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jun 2008 22:29:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akla Gelen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/06/06/kurtlar-vadisi-iskenceyi-mesrulastiriyor/</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz Perşembe, başka bazı diziler gibi Kurtlar Vadisi de final bölümüyle sezonu kapadı. Dizinin bu sezonunda aslında konu düzeyinde izlemeye değer pek bir şey olmadığını söylemek gerekiyor&#8230; Güncel olaylar üstünden milliyetçi komplo teorilerini berbat biçimde kurgulaştıran bir senaryosu var. Her şeyi kolaylaştırıyor; vasatına indirgiyor. Ancak besbelli bütçesi ve izlenme oranları yüksek olduğu için, bu sezonda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz Perşembe, başka bazı diziler gibi Kurtlar Vadisi de final bölümüyle sezonu kapadı. Dizinin bu sezonunda aslında konu düzeyinde izlemeye değer pek bir şey olmadığını söylemek gerekiyor&#8230; Güncel olaylar üstünden milliyetçi komplo teorilerini berbat biçimde kurgulaştıran bir senaryosu var. Her şeyi kolaylaştırıyor; vasatına indirgiyor. Ancak besbelli bütçesi ve izlenme oranları yüksek olduğu için, bu sezonda Kurtlar Vadisi&#8217;nde Can Gürzap, Musa Uzunlar gibi deneyimli, iyi oyuncular yer aldı.  İlk sezonunda Kurtlar Vadisi, mafya karakterlerini şöyle böyle vermeyi başarmıştı; şimdiyse Ergenokon&#8217;u çağrıştıran fantastik örgütler, bozuk bir devrimci jargonuyla konuşan gülünç PKK militanları ve elbette Polat&#8217;ın çetesinin çekingen katilleri çevresinde dönen yamama allak bullak bir  olay örgüsüyle karşımıza çıktı. Dizi birkaç kez kendisiyle çelişti; bunlardan en akılda kalanı da, Mustafa Üstündağ&#8217;ın canlandırdığı &#8220;Muro&#8221; karakterinin öne çıkması nedeniyle &#8220;PKK&#8217;yı sevimlileştirdi&#8221; eleştirisine açık kapı bırakmasıydı. Üstündağ&#8217;ın oyunculuğuna bir şey diyemem; anlamam çünkü, ama komik olduğu kesindi- diziyi de sırf bu yüzden merakla izledim.</p>
<p>Ama Kurtlar Vadisi bana göre kabul edilemez bir hataya düştü. Polat ve arkadaşları, besbelli devlet, hadi bilemedin millet adına kurşun atıyor. Arasıra Polat, MİT olduğunu sandığım bir devlet kurumunun başkanına emirler yağdırıyor.  Hepsinden kötüsü de, şu ya da bu iç mihraka hizmet eden bazı adamları yakalayıp sorguluyor. Evet! Sorguluyor! Kurtlar Vadisi&#8217;ni izleyenlerin kaçı bu mantıksız daha kötüsü yüzsüzce kurguya kızmıştır bilmiyorum; ama dizide düpedüz, devletle hukuksal bağı olmayan bir örgüt, bir çete, insanları tutup sorguluyor, işkence ediyor, bunu da defalarca yineliyor. İşkencenin büyük bir insanlık suçu olması şöyle dursun, kelimenin tam anlamıyla bir katarsis etkisiyle işkence meşrulaştırılıyor, normalleştiriliyor. Memati, Abdülhey ve hatta Polat, bizzat, işkence seansları düzenliyor.  En berbat, en boktan filmlerde bile işkence genelde kötü adamların işidir. İyiler pataklar ama bir adamı bağlayıp işkence etmez; bu en büyük alçaklıktır. Kurtlar Vadisi&#8217;nin kahraman karakterlerine senaristlerin bu alçaklığı yakıştırmasına doğrusu aklım ermiyor. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/06/06/kurtlar-vadisi-iskenceyi-mesrulastiriyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Toplumda Gericiliğin Yükselişinin Belirtileri</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/06/05/toplumda-gericiligin-yukselisinin-belirtileri/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/06/05/toplumda-gericiligin-yukselisinin-belirtileri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jun 2008 16:48:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akla Gelen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/06/05/toplumda-gericiligin-yukselisinin-belirtileri/</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıyı aslında daha geniş bir kapsamda ele almak niyetindeydim; ancak sadece kişisel görüşlerimle örülmesinin doğru olmayacağına karar verdim. Gericilik, yanlış anlaşılmaya, manipule edilmeye yatkın bir kavramdır; bunun nedeni de karşıt görüşlerin suçlamalarında sıklıkla &#8220;gericilik&#8221; kartına başvurmaları olarak açıklanabilir. Benim gözümde gericilik, politik görüşlerden bağımsız olarak, toplumun tümüne egemen olumsuz bir anlayış durumudur. Gericiliğin belirtilerini incelerken aslında gericiliğin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı aslında daha geniş bir kapsamda ele almak niyetindeydim; ancak sadece kişisel görüşlerimle örülmesinin doğru olmayacağına karar verdim. Gericilik, yanlış anlaşılmaya, manipule edilmeye yatkın bir kavramdır; bunun nedeni de karşıt görüşlerin suçlamalarında sıklıkla &#8220;gericilik&#8221; kartına başvurmaları olarak açıklanabilir. Benim gözümde gericilik, politik görüşlerden bağımsız olarak, toplumun tümüne egemen olumsuz bir anlayış durumudur. Gericiliğin belirtilerini incelerken aslında gericiliğin oluşturucu parçalarını da ortaya dökmeyi amaçlıyorum.</p>
<p><strong>Aşırı İyimserlik</strong><br />
Toplumun geleceği üstüne konuşurken toz pembe bir çerçeve çizenlerin sayısı artıyorsa biraz durup düşünmek gerekir. Çoğunlukla iktidardaki kurumların sözcüleri ya da işlerin gidişinden çıkarı olan kimseler, her şeyin yolunda olduğu izlenimini pekiştirme eğiliminde olur.  Çoğunlukla da bu kimselerin sesi daha çok duyulur; çünkü, özellikle baskı ya da sömürü çağlarında basın bu kişilerin elindedir. Ancak, kitle iletişimi çağında, iyimserliğin çok daha geniş bir kesimin dilini ele geçirmesi de şaşılacak bir şey değildir. İnsanlar kendi aleyhlerine bile olsa gerici bir ideolojiyi destekleyebilir. 70&#8242;li yıllarında sonunda, devrimci örgütler yandaşlarının bağlılığını korumak için devrimin pek yakında olduğu söylemini kullanıyordu; benzer bir söylemi şeriatçı ya da ülkücü örgütler de kullanıyordu.  &#8221;Yaklaşan zafer&#8221; söyleminin arkasında çoğunlukla yaşanan sıkıntıların sorgulanmasına engel olma bilinci yatar. &#8220;Güzel günler göreceğiz&#8221; demek pekala yanlış olmayabilir; öte yandan, güzel günleri nasıl, hangi aşamalardan geçerek, hangi beklentiler ve tasarılarla göreceğimizi açıklayamayan bir oluşumun sözlerini kuşkuyla karşılamak gerekir. Her türlü gericiliğin en büyük düşmanı kuşkudur. Aşırı iyimserlik karşısında göstereceğiniz en küçük kuşku tepkilere neden oluyorsa, kuşkunun dozu ölçüsünde öfke artıyorsa gericiliğin belirtisi sayabiliriz. </p>
<p><strong>Aşırı Kötümserlik<br />
</strong>Genel kabul görmüş muhasebe ilkelerinden biri muhafazakarlıktır; bu da şöyle tanımlanır: Bütün hesapları en kötü senaryoya göre yapmak&#8230; Ölçülü, dahası sistemli bir kötümserlik aslında sağlıklı politikanın ya da sağlıklı ekonominin göstergesi sayılabilir. Parayı yöneten biri, en kötü senaryoda ne kaybedeceğini bilmiyorsa eninde sonunda toslayacağı yanlış bir yolda demektir. Aşırı kötümserliği ise, yararlı sayabileceğimiz ölçülü kötümserlikten kesin olarak ayırmamız gerekir; çünkü aşırı kötümserlik, belli bir çağda ya da belli bir ülkede, geleceğin yaşanamaz olduğuna ilişkin bir kanıya varmaktır. Böyle bir kötümserliğe günümüzde özellikle ülkemizde eğitim düzeyi yüksek insanlar arasında sıkça rastlıyoruz. Türkiye&#8217;de, hem maddi koşullar açısından, hem de bozulan insan ilişkileri yüzünden düzgün bir yaşam sürmenin imkanı kalmadığını söyleyenlerin sayısı artıyor; bu kişiler çözümü de, yurtdışına, özellikle Batı ülkelerine göçmekte arıyor. Türkiye&#8217;de bilgisayar mühendisi olan bir adam Kanada&#8217;da kasiyerliğe rıza gösterebiliyor.</p>
<p>İşlerin kötü gitmesi aslında düzeltilemeyeceği anlamına gelmez; ancak düzeltmek yolunda bir irade konamıyorsa, bu durumda gericilikten söz edilebilir. İnsanın yaşadığı çağda ya da ülkede geçerli olan insan ilişkilerini kabul etmesi gerekmez. Geçerli durumda, temel özgürlükler, toplum baskısı ya da düpedüz despot yasalarla kısıtlanmış olabilir.  Örneğin zorunlu din derslerine giriyor ya da Ramazan&#8217;da oruç tutmadığınız için yalnız bırakılıyor olabilirsiniz; ya da tam tersine baş örtüsü kullandığınız için üniversiteye alınmıyorsunuzdur.  Çözümün ne olabileceğini açıkçası bilmiyorum; çünkü baskının tam anlamıyla ortadan kaldırıldığı bir çağ yaşanmadı. Yine de işin doğrusu şu: Çok küçük bir ölçüde bile olsa direnişi denemek gerekiyor. Yoksa baskıya boyun eğen kişi, aslında göç ettiği yere de baskıyı götürüyor. İnsan olarak hangi despota boyun eğeceğimizi tercih etmek yerine boyun eğmemenin yollarını araştırmak bize çıkar yol sağlayacaktır. </p>
<p><strong>Komplo Teorileri</strong><br />
Tarih nedir, ya da tarih diye bir bilime neden gereksinim duyarız? Her şeyden önce tarih bize günümüzü çözümlemek için bir yordam sağlar. Olayları doğru açıklamak için bir bilime gereksinim duyarız. Bu yaşama duygumuzu pekiştirir; hatta aklımızı oynatmamızın bile karşısında engeldir. Bir toplumda, çetrefil politik ya da ekonomik olayları açıklamada, komplo teorileri tarih biliminin yerini almaya başlamışsa, gericilikten söz edebiliriz. Komplo teorileri yanlışlanamaz, kanıtlanamaz varsayımlardan doğar; çoklukla da insanlara kim dost, kim düşman öğretme amacı güder. Bu bakımdan ilkel oldukları kadar kötü bir niyetin belirtisini taşırlar. Komplo teorileri, korkuyu canlı tutmaya yarar; özünde uğraşlarının, dayanışmalarının, dirençlerinin boşluğunu kanıtlamaya dönüktür. Komplo teorileri çoklukla hedef göstermeye yarar; düşünce kısırlığının, eğitim eksikliğinin yaygın olduğu yerlerde doğar. Komplo teorilerine rağbetin artması toplumda gerici güçlerin egemen olduğuna bir işarettir.  İlk bakışta komplo teorilerinin sağlıklı bir kuşkuculuktan sökün ettiği sanılabilir; oysa komplo teorisinin kaynağı kuşku değil, korkudur. Komplo teorileri, olayların önem sırasının karışmasına yol açar. Komplo teorilerinin savunucuları, aslında bu yalan yanlış öykülerin aklı işletmenin, uyanıklığın bir yolu olduğunu savunur; oysa komplo teorisi olduğu aşikar bir yargıyla karşılaşıldığında, öncelikle bu söylentiyi ortaya sürenin bu işten nasıl bir çıkarı olabileceğini kestirmeye çalışmak yerinde bir egzersiz olabilir. Komplo teorileri, gizli örgütlerle, komitacılıkla vb. etkinliklerle politika yapılan çağın gerçeğinden kopup gelmiştir; en beter yanları hakikatla yalanı ya da hayali bir arada bulundurmalarıdır. Komplo teorilerine göre tarih değişmez rollerin ezelden beri süren bir çatışmasından başka bir şey değildir. Her politik hareket, ne kadar çeşitlilik gösterirse göstersin, bu kadim rollerin birinin hizmetindedir. Kısacası komplo teorileri, komplike görünmelerine karşın aslında bireyleri basit üstelik hayali seçimlere zorlar. Aslında komplo teorinin kurulu dengeyi korumaktan başka bir amacı yoktur; olduğun yerde kal, hiç değişme, kadim rolünden sapma&#8230; mesajı vermektedir.   Komplo teorileri gericiliğin söyleminin en önemli parçalarındandır.</p>
<p><strong>Parapsikoloji ve Mistisizm<br />
</strong>Bilimin sömürülmesi gerciliğin başat belirtilerinden biridir. Parapsikoloji, spritüalizm ya da çeşitli mistik görüşler insanın deney yoluyla varamayacağı bilginin peşinde olduğu iddiasındadır. Bunların aslında en yaygın olanları dinle bilim arasında muhayyel bir köprüde yer almış olduğu izlenimini korumaya çalışır. Bu tür boş inançlara eğilim aslında insanın kendi gerçeğinden uzaklaşma çabasıyla da açıklanabilir. Aslında sahte bilim, rahatsız bir geri çekilme, boşa çıkmış arzunun yerinin doldurulmasından başka bir şey değildir. Dinlerin doğduğu çağlarda, mistik anlatıların politik bir işlevi vardı; yaşamı dönüştürme gücü taşıyordu. Günümüzün modern mistik tarikatlarıysa gündelik yaşamın bireylere yıktığı sıkıntının saptırılmış bir biçimde giderilmesi çabasından başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>Kadercilik</strong><br />
Kaderciliğin bize özgü olduğunu düşünürüz; yani olayların akışının insanın elinde olmadığı, denetlenemeyeceği görüşünün toplumumuzda başka toplumlara göre daha yaygın olduğunu sanırız. Evet; gerçekten Dünya&#8217;ya bakış açımızda, en azından sözde bir çeşit kader-kısmetçilik baskındır. Oysa pratikte çok az insan, kendi çevresini kuşatan küçük olayların ya da tüm toplumu ilgilendiren makro boyutta gelişmelerin denetlenemeyeceği görüşündedir. Bir şeyleri değiştirme çabası her zaman tüm yoğunluğuyla sürer gider. O halde gericilik bunun neresinde? Gericilik, başkalarının çabalarını hor görme eğiliminde yatar. Dürüst bir politikacının, bir bilim adamının ya da bir sanatçının, giriştiği zor işte boşuna çabaladığını şaka yollu bile dile getirmek gericiliğin kesin bir belirtisidir.</p>
<p><strong>Nostalji Sarhoşluğu<br />
</strong>Bize geçmişi anımsatan biçimleri niçin severiz? Bu sorunun yanıtını vermek zor&#8230; Geçmişte gerçekten anmaya değer, hoş, ilginç şeyler olup bitmiş olabilir; ya da bize geçmişten kalan kimi yapıtların  özel bir anlamı vardır. Ama kimse Rembrandt&#8217;ın resimlerinin ya da Dickens&#8217;ın romanlarının güzelliğinin eskiliğiyle bağlantısı olduğunu söyleyemez. Geçmişin zevklerini yansıtan kimi öteberinin de insanların gözünde değerinden söz edilebilir. Büyük ölçüde nesne fetişizmiyle açıklanabilecek bir çeşit antika tutkusunu örnek verebiliriz.  Eski nesnelerin tarihsel anlamıyla fetiş değerlerini de birbirinden ayırmak gerekir. Örneğin 17. yüzyılda imal edilmiş pahalı mobilyalar, dönemin yaşayışına ilişkin ipuçları taşıması açısından bir önem sahiptir; ancak varlıklı bir kimsenin bu nesneleri evinde bulundurmak istemesiyle bu tarihsel anlamın doğrudan bir ilişkisini kurmak zordur.  Öte yandan geçmişe ait her şeyin güzel ya da yararlı olduğu, dolayısıyla korunması gerektiğini düşünmek tuhaftır. Örneğin, 70&#8242;li yıllarda İstanbul sokaklarında rastladığımız eski tip dolmuşların güzelliğinden söz etmek abestir. Ya da yüzyılın başının sefahat yaşamına ait kantoların da değeri tartışmalıdır. Geçmişi koşulsuz koruma, dondurma çabası, değişime korkusundan başka nasıl açıklanabilir? Öte yandan nostalji olarak yarattığımız geçmiş, o geçmişin tarihsel gerçeğinin hedonist bir saptırmasından başka bir şey olamaz. Nostalji geçmişi bir mezarlık olarak görerek, yaşanan anı sürekli edilgen bir ayin içinde geçirme önerisidir. Dolayısıyla, bu tür nostalji, aslında uysal görünümünün altında kinci bir saldırı taşır: Yaşanan zaman değersizdir. Güzel, değerli, uğruna yaşanabilecek her şey geride kalmıştır.</p>
<p><strong>Filistenlik ve Züppelik</strong><br />
Filistenlik ya da züppelik, aslında insanın acemilik çağında uğradığı duraklardır. Tıpkı ergenlik çağının insanı aşırı uçlara çeken, biraz sarsan tutkuları gibi yararlı yanları olabilir. İnsan bir işe başlarken züppe, bir işten vazgeçerken filistendir.  Ama acemiliğin bitmesi gereken yerde süren züppelik, uzamış bir ergenlik çağı gibi tat vermez. Çocuk gibi davranan yetişkinlere kimse uzun süre katlanamaz. Züppelik de, filistenlik de geçmişte sıkça üstüne yazılıp çizilip şeylerdir&#8230; Yeni bir şeyler eklemeyeceğim. Ancak bu iki eğilimin artması, toplumda değerler hiyerarşisinde bir bozulmanın başladığının belirtisidir. İşlerin başında ehil kimseler değil ağzı laf yapanlar olursa, çeşmebaşını kabadayılar tutarsa, o toplumda yaşamak giderek zorlaşmaya başlar.</p>
<p>Şimdilik aklıma gelenler bu kadar&#8230; Gericiliğin ne olduğunu açıklamaksa aslında ayrı ve belki daha gerekli bir yazının konusu olabilirdi. Bana göre gericilik, yaşamı insanların çoğunluğu için olanaklı kılan kazanımların geri alınmasıdır. Örneğin köleliğin formal olarak bile ortadan kalkması, yazılı yasalarca iptal edilmesi ilerici bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Dünya&#8217;nın bir yerinde kölelik sayılabilecek bir şey yeniden başlamışsa gerciliğin egemenliğinden söz edilebilir. Gericilik her zaman belli bir kesime ya da sınıfa hizmet eder; bir çıkar birliğinin güdümünde doğar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/06/05/toplumda-gericiligin-yukselisinin-belirtileri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Edebiyata İlişkin Yedi Yerleşik Yanlış Kanı</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/05/19/edebiyata-iliskin-yedi-yerlesik-yanlis-kani/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/05/19/edebiyata-iliskin-yedi-yerlesik-yanlis-kani/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 May 2008 20:10:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/05/19/edebiyata-iliskin-yedi-yerlesik-yanlis-kani/</guid>
		<description><![CDATA[Aşağıda yer alan yazı Hece dergisinde okur karşısına çıktı.  Aslında niyetim &#8220;on yerleşik yanlış kanı&#8221;yı yazmaktı; ancak sadece yedisini hakkıyla yetiştirdim- kalan onu da bekliyor. Kimbilir&#8230; Belki okuyanların da ekleyecekleri olabilir..
1. Zaman en büyük eleştirmendir.
Bu yargının ilk kiminle doğduğunu, eleştiri tarihinin hangi döneminde, nerede dile getirildiğini bilmiyorum. Ancak, zaman içinde nitelikli ya da sanat değeri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aşağıda yer alan yazı Hece dergisinde okur karşısına çıktı.  Aslında niyetim &#8220;on yerleşik yanlış kanı&#8221;yı yazmaktı; ancak sadece yedisini hakkıyla yetiştirdim- kalan onu da bekliyor. Kimbilir&#8230; Belki okuyanların da ekleyecekleri olabilir..</p>
<p><strong><img border="0" vspace="5" align="left" src="http://eylembilim.com/wp-content/uploads/2008/05/saat.jpg" hspace="5" alt="Zaman en büyük eleştirmendir"  />1. Zaman en büyük eleştirmendir.</strong><br />
Bu yargının ilk kiminle doğduğunu, eleştiri tarihinin hangi döneminde, nerede dile getirildiğini bilmiyorum. Ancak, zaman içinde nitelikli ya da sanat değeri yüksek yapıtların, tarihin derin suyunda yukarı çıkacağı, anlaşılacakları, büyüklüklerinin kavranacağı hem yaygın hem yanlış bir klişedir. Bu iddiaya göre yetenekli ellerden çıkmış hakiki bir sanat yapıtı, topluma sunulduğu çağda kenara itilse, gözden kaçsa bile, er ya da geç yeniden keşfedilecektir.</p>
<p>İnsanın geleceğe adadığı inancın kaynaklarını bulmak kolay değil; ancak modernliğin hep olumluya evrilen ilerlemeci paradigmasından doğmuş gibi görünüyor. Oysa bu iddianın özünde geleceğe karşı bir güven yatmaz; tam tersine geleceği daha şimdi’de dondurup dışlayan, geleceğin şimdi’de kurulduğu düşüncesine karşı çıkan bir anlayıştan doğmuştur. “Zaman en büyük eleştirmendir” ifadesi, günümüzün yargıları için geçmişin değişmez bir değerler kaynağı olduğu kanısına dayanır. Demek istediği kısaca şudur: “Gelecek de size gösterdiğimiz geçmişin tıpatıp aynısı olacaktır. Değişmez gerçeklerimiz vardır; yine değilmeyeceklerdir.”</p>
<p>Gerçekten ortaya çıktıkları çağda anlaşılmamış ya da edebiyat kamusunun gündemine girmekte gecikmiş yapıtlar vardır. Sözgelimi Kafka ölümünden sonra arkadaşı Max Brod’un çabasıyla yeniden keşfedilmiş gibi görünmektedir. Ancak bir yazarın ya da şairin yapıtlarının hele modern çağda görünüm kazanması çoklukla kısa bir süreç değildir. Dahası zamanın eleştirisini sonucu kestirilemez raslantılar belirler. Brod, Kafka’nın vasiyetine uyup müsveddelerini yaksaydı ya da dolabında saklayıp gözden uzak tutsaydı, şimdi belki adı hiç geçmeyecekti. Gün gelecek, edebiyat belki alışık olduğumuz biçimleriyle silinip yitecek. Ya da tamamıyla unutulacaktır. Zamanın en büyük eleştirmen olduğu yollu düşüncenin sahibi için yapıtların sonsuzluğu ölüm korkusu gibi ağır bir saplantıdır. Her çağda yeniden sevilen, ayrı zenginlikleri keşfedilen büyük klasikler olduğuna inanırlar; klasiklerin her çağda yeni dayatmalar olarak üretildiğini hesaba katmazlar.</p>
<p>Sanat yapıtını da, sanatçıyı da, kesin eylemsizliğe iten, günün yargısını sadece günün yargısı olduğu için geçersizleştiren bu klişeye bağlanmanın ne sanatçıya ne sanat eleştirmenine, ne de ikisinden de bir parça taşıyan sanat alıcısına yararı yoktur. Zamanın en büyük eleştirmen olduğunu sanmak, sanatçıyı yapıtının görünüm kazanması adına harcayacağı çabadan alıkoyar. Yaşadığı çağın sanatıyla iletişme girmekten kaçınmasına, köhneleşmesine neden olur. Sanatının alıcısını geleceğe ötelediği için hiç kimse için üretme yoluna gider. Sanat yapıtının kazandığı değerin ya da saygınlığın her şeyden önce bir ustalık değil, toplumsal/tarihsel bir olay olduğunu kabul etmekte zorlanırlar. Zamanın elediği yapıtlar arasında bizim dört elle sarıldığımız büyük klasikleri aşacak başkalarının olup olmadığı konusunda kafaları karışıktır.</p>
<p>Elimizde ne yazık, Geleceğe Dönüş filminde olduğu gibi bir zaman makinesi yok; olsa bile geçmişin tüm verimini yeniden ele almak istediğimizde, hangi çağa hangi ölçütlere göre davranacağımızı yine de bilemeyiz. Sanat yapıtı dönemsel bir olaydır; geçer gider, insan nasıl ölüp çekiliyorsa, aslında en değişmez saydığımız yapıtlar bile, hatta antik, dinsel, uygarlığın ilk çağlarına ait o anıt-metinler bile yeniden ve dönüşerek okunmuştur. Dönüp dolaşıp Don Kişot’u okumamız belki karşımıza başka seçenekler çıkarmayan sıkıcı uygarlığın bir şakasıdır. Belki de, 5000 yıllık yazılı tarihimizi gözümüzde fazla büyütüyoruz; geçmişe boyun eğmenin kolaylığı karşısında kendimizi bırakıyoruz. Zaman, yazgı ya da tarih diye çeşitlendirdiğimiz bir mutlağın önümüze koyduklarından öte bir şey olmadığına inanıyor, bize kalan her şeyin aslında, bizden farksız insanlarca yapıldığını göz ardı ediyoruz.</p>
<p><strong>2. Etkiden kaçanlar kendilerini bu soylu akrabalığa yakıştıramayanlardır.</strong><br />
Kimse etkiden kaçmaz; çünkü sanat söz konusu olduğunda etkinin doğmasını önlemek bireyin elinde olan bir şey değildir. Bu söz aslında ukala eleştirmenlere ve budala sanat izleyicilerine bir meydan okuma gibidir; o haliyle zararsız olmasına karşın gülünç yanı, sanatçıları neredeyse ayrı bir ulus, daha doğrusu kendine özgü ilişkileri olan ayrı bir kavim gibi anlamaya çalışmasıdır. Bu görüşe kalsa, sanat, ustalardan çıraklara tevarüs eden, eskilerin yenilere el verdiği, yenilerin eskileri geçmişin bulanıklığından çekip çıkardığı dehalardan oluşur. Aralarında çatışma ya da uzlaşmaları belirleyen ancak kendi sahip oldukları incelikli kavrayışla anlaşılabilecek bir diyalog vardır. Bu görüşe göre, sanatçı olmakla kurulan bu kusursuz akrabalık, sanatçıya elbette bazı haklar bağışlar.</p>
<p>Sanatçıların ayrı bir tür oldukları yeni bir düşünce değildir; modernliğin bile tam anlamıyla sahip çıkmadığı aslında biraz da hüzünlü bir klişedir. Kaynağını ise özellikle modern edebiyatın, en çok da şiirin geniş toplum kesimlerince anlaşılmasının zorlaştığı çağlarda aramalıdır. Diğer bir deyişle bu klişe sanatçının sözünün değerden düşmeye başlamasıyla ilgilidir. Sanatçı toplumla arasındaki geçişsizliği çaresizce lehine çevirmeye çalışmıştır; bu çırpınma entelektüellerin arayışında da görülür. Belki de o yüzden, yüzyılın başında devrimi gerçekleştirecek yere, mezbahaya sürülen koyunlar gibi 1. Dünya Savaşı’na yürüyen insanlık, ancak umutsuz dadaistleri üretebilmiştir. Sanat toplumla sadece bağını koparmamıştır; aynı zamanda topluma karşı dinmez bir öfkeye kapılmıştır. Yirminci yüzyıl, vasatlıkla sözüm ona soylu sanatın kimsenin umursamadığı çatışmasına küçük bir sahne ayırmıştır. Devrimci sanatın burjuva toplumu eleştirisi de sanatçının ayrıcalıklarının dile geldiği noktada sert bir iç çatışma yaşamıştır. Sanatçı, şair ya da yazar, kendi toplumsal kimliği üstüne genelgeçer yargılar üretmeye kalktığında başarısız olmaktan kurtulamaz.</p>
<p><strong>3. Ustalık, az sözle çok şey anlatmaktır.</strong><br />
Bu klişe özelikle öykü, roman ve diğer anlatı sanatlarının kimi “usta”larının diline takılıp kalmıştır. Sözü azaltmayı, anlatımı sığlaştırmayı, anlamı belirsiz yorumlara açılan aforizma ve çağrışım yığınlarına boğmayı iş sayan bir sanat anlayışının ürünüdür. Bu ustalar söz duruluğunu, yalınlığı, minimalizmi teknik bir seçenek olarak görmenin ötesine geçmiştir. Yapıtlarının sonsuz okyanusu titreşimlerle sarsan tek bir damla olduğu kanısındadırlar. Eksiltmenin, yapıtın sanatsallığını damıttığını düşünürler; böylece ellerinde indirgenmiş, kerelerce ayıklanıp yazılarak budanmış yapıtlarının eşsiz bir cevhere dönüşmesini beklerler. Bu tür bir ustalık aslında katı klişeler üretme çabasındadır; kusursuz cümleyi kurup bütün yapıtları silip atma arayışındadır. Çabalarının gerisinde ise çoklukla Eski Ahit ya da çeşitli filozofların unutulmaz sözleri gibi, değişmez bir kalıcılığa sahip olduklarına inandıkları metinler vardır. Zamanın etkileri karşısında katılaşmış, anlamını sonsuza kadar koruyan bir kabuk yaratma peşindedirler. Aralarında, kendilerini başarılı sayacağımız kadar çok kişiyi inandırmış olanları da eksik değildir. Ancak çoğunluğu, hatta en tanınmışları bile sıklıkla alay konusu olur, gülünç duruma düşer. Kendilerini büyük bir sarayın anahtarlarını yontan sadık, alçakgönüllü ustalar gibi görürler; oysa hiçbiri o sarayı sanatının konusu etmek gibi ömürden ömür yiyecek bir çabalamayı göze alamaz. Oysa gerçek ustalar sadece çok deneyip çok yanılmış kimselerdir.</p>
<p>Bu söz, çoğunlukla minimalizmin teknik bir özeti gibi sayılagelmiştir; oysa minimalizm bir bakış açısını tanımlamaktan öteye gitmez, sözün azaltılması ya da indirgenmesiyle mutlak bir ilgisi yoktur. Reklamcılığın sıklıkla başvurduğu bir klişedir; çünkü bir reklamcı sözünü saniyelere, büyük panolarda harf sayısı sınırlı alanlara sığdırmak zorundadır- ancak bir reklamcı, daha geniş zaman ya da yer bulduğunda hiçbir boşluk bırakmayacak biçimde doldurmaktan geri durmayacaktır. Ayrıca reklam metinleri bile, çok daha kapsamlı bir kampanya kurgusunun uzantıları ya da adımlarıdır.</p>
<p><strong>4. Önemli olan ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır.</strong><br />
Bu yazıda geçen diğer tüm klişeler için haklı bazı savunmalar bulunabilir; ama bu klişe kelimenin tam anlamıyla palavradır. Özellikle kurmaca sanatları için söylenmiş bu söz, ilkel bir eleştirinin bakış açısıyla, biçim/içerik karşıtlığında biçimden yana tutum göstermek olarak adlandırılabilir; oysa sanat yapıtı, ne olursa olsun, salt biçimdir. Bu söz, sadece boş ve yararsız değil, aynı zamanda ahlakça da sorunludur- geçmiş yıllarda (belki de hala) liseler arasında düzenlenen münazara yarışmalarıyla aynı mantığı taşır. Münazara yarışmalarında nasıl laf ebeliği haklılığa üstün çıkarılıyorsa, bu sözle de sanatçının, özelde yazarın çabası boşa çıkarılmış, değersizleştirilmiş demektir.</p>
<p>Kurmacada biçimin yerini tanımlamak pek kolay değildir; çünkü dilin olağan araçları içinde bir ustalık gösterisi de yazarı yerle bir edebilir. Özellikle edebiyatımızda, dil sanatlarına, yaratıcı betimlemelere, dilde söz dizim oyunlarına, abartılı sözcük seçimlerine aşırı önem verildiğini görüyoruz. Oysa anlatı sanatlarında, okuru anlatıya yabancılaştıracak her biçim oyunu, belli bir hedefi yoksa zararlıdır.</p>
<p>Yapıtın değeri, yazarın anlattığında yatar- anlatmaya değecek bir şey yoksa da yazmaya kalkmak yersizdir. Sanat bir mesaj verme biçimi değildir; sanat mesajın ta kendisidir. Bu söz ancak kompozisyon yazılısına girecek lise öğrencilerine söylendiğinde anlam taşıyabilir. Biçime ilişkin sanatlarda ustalık gösteremeyen birçok yazar, değerini artık pek tartışmadığımız yapıtlar ortaya koymuştur. Edebiyat virtüözite kavramına belki en uzak sanatlardan biridir; çünkü özünde performansa dayanmaz.</p>
<p><strong>5. Hakiki bir şiirde (ya da bazen öyküde, romanda vs.) bir sözcük bile yerinden oynatılamaz.</strong><br />
Dilin sınırları içinde doğmuş hiçbir şey bu derece dokunulmaz değildir. Tüm sanat yapıtları bazı kusurları giderilerek ya da belki yeni kusurlar eklenerek de olsa, yeniden üretilebilir; bazı şiirler daha iyi yazılabilir, bazı romanlara bölümler eklenip çıkarılabilir. Yapıtın dokunulmazlığı tuhaf bir boş inançtır. Bir arkeolog karşılaştığı bulguların orijinalliğini korumakta mesleksel nedenlerle ısrar edebilir- çünkü bozulmuş bulgular, araştırılan çağa ilişkin bilgiyi de saptıracaktır. Oysa bir sanat yapıtı, üretildiği süreçte zaten bozup düzeltilerek, değiştirilerek ortaya çıkar. Çok zaman da bir işi başlayandan daha iyi yapabilecek birileri mutlaka vardır. Bu klişenin arkasında da sanırım deha mitine duyulan yersiz saygı yatıyor; kimilerimiz, elbette yerleşik anlayışın etkisi altında, sanatçının dudakları arasından çıkanı değişmez Tanrı sözü gibi anlamayı seviyor. Kimse kimsenin yazdığına ilişmiyor; ilişmek bir tabu sayılıyor- oysa özellikle edebiyat söz konusu olduğunda ortaya çıkan yapıtı değiştiren birçok el olabilir. Yazar, başka yazar ya da dostlarıyla paylaşarak metni değiştirebilir, önerileri deneyebilir, editörün işin içine girmesiyle sözcükler yer değiştirebilir, cümleler yeniden yazılır, redaktör bambaşka bir metne dönüştürebilir. Zaten beğenerek okuduğumuz bir çok yapıt, başka yapıtların baştan yazımından başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>6. Edebiyat her şeyden önce bir söz sanatıdır.</strong><br />
Günümüzde artık giderek eriyen bu klişe, çeşitli biçimlerde, çoğunlukla da yapıtlarının niteliği konusunda kuşku içinde olan şair ya da yazarlara avuntu kaynağı olarak sürmektedir. Edebiyatın doğduğu ilk çağlarda, türler bizim anladığımız biçimde ayrılmamıştı; tanımlanmamıştı. Aslında edebiyatın salt dilin alanı içinde olduğu kavramı da yeni sayılabilir; günümüzde birçok kültür ürününü edebiyatın mantığı sarmalamıştır- bizim toplumla ilişkisini dilin sınırlarına sığdırdığımız edebiyatsa bu ağın içinde bir dönüşüm geçirme noktasındadır. Geleneksel anlamda tanıdığımız yazının biçimi değişmiştir; tekniğin evrimi, artık hareketli görüntüyü, bir görseli ya da ses kaydını yazının içeriğine eklemeyi olanaklı kılmıştır. Bu dönüşümün bir başka sonucu daha beklenmelidir: Edebiyat, ya da daha doğrusu sanat, artık bireylerin ortaya koyduğu tekil yapıtlarla ilerlemeyecektir; kolektif dahası anonim bir sanat anlayışı öne çıkacaktır. Sanatlara yapıştırdığımız deha mitiyse, ikon tapıcılığıyla beslenen tüketim toplumuna geçici oyuncaklar vermekten ileri gitmeyecektir.</p>
<p><strong>7. Klişelerden kesin olarak kaçınmalıdır.</strong><br />
Klişelerden kaçınmak edebiyat açısından pek mümkün değildir; çünkü her şeyden önce dilin kendisi klişedir, dili bozmak da olası bir kaçışın en ayağa düşmüş biçimidir. Klişeyi tamamıyla olumsuz anlamda kullanmak doğru olmayabilir. İnsan yaşamı yinelemelerle, taklitle, kopyalarla doludur; insanın kendisi bile başka bir insanın klonudur - sadece kendi olabilen bir şey söz konusu değilse, klişelerden kaçınma isteğinin de haklı bir yanı yoktur. Klişeler yaratmanın arkasında bana göre insanın kalıcılığı, daha doğrusu sonsuzluğu istemesi yatıyor- özellikle de dinsel metinlerin pek çoğunda olmak üzere, insanın sonsuz bir benlikle doğduğu varsayılıyor. Sonsuzluk isteğinin insanın özüne ait bir şey olup olmadığı tartışmaya açıktır; sonsuzluk da başka her şey gibi bize dayatılan yanlış bir kanı olabilir. Ancak adımızdan başlayarak her şeyimizle bir tekrarlar ve klişeler dünyasında yaşadığımızı aklımızdan çıkarmamalıyız.</p>
<p>Klişe ile ezberleme arasındaki bağlantının sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bazı metinleri; ayetleri, şiirleri, dil kalıplarını ezberleriz- yani düşüncede bir işlemden geçirmeden sadece birebir yeniden okuyabilecek biçimde biçimde belleğimize yazarız. Bazen bilmediğimiz dillerde cümleleri de ezberleriz. Ezberleme sadece bir işlemdir; kişinin kendisini metnin içine katmasını, anlamaya çabalamasını gerektirmez- hatta ezber biraz da anlamanın önüne geçmek içindir. Klişeler toplumun bütününün ya da belli bir topluluğun vazgeçemedikleri ezberidir; örneğin, Türk sinemasının değişmez zengin kız – yoksul erkek ya da yoksul erkek – zengin kız evliliği bir klişedir. Zengin cimri, züppe entelektüel, onurlu yoksul&#8230; Hepsi birer klişedir. Günümüzün edebiyatı da kendi klişelerini üretmiştir; sözgelimi 17. Yüzyıl’da İstanbul’da geçen bir roman yazmak ya da öyküyü anlatmak klişeleşmiştir. Klişe kendi başına bir şey ifade etmez; biraz şuna benzer: Doğduğumuzda kendimizi bir yerde buluruz; ailemizin evinde, yetiştirme yurdunda, bir akrabanın yanında sığıntı olarak&#8230; Nerede olursak olalım, mekan bizden önce kurulmuştur. Ev döşenmiş, bir köşeye sedir kurulmuş, belki cam bir sehpanın üstüne Çin vazosu yerleştirilmiştir. Belki evimizin kapısının açıldığı aradan dar bir merdiven bir sokak boyunca yükselmektedir. Bizden önce kurulmuş mekanda yürümeyi öğreniriz; işte klişeler de, bizi önceleyen bir mekanı oluşturan parçalar gibi kaçınılmazdır. Merdiven çıkmayı, eşiklerden atlamayı, kapı açıp kapamayı yaşamımızdan silemeyiz; kendi mekanımızı kurgulama olanağını elde ettiğimizde bile, başkalarını da buyur edecek biçimde tasarlamazsak, kimseye ama hiç kimseye kendimizi anlatamayız. Yabancı bir memlekette, anladığımız dilde bir selam alırsak gülümseyerek karşılık veririz; çünkü bazı klişeler nasıl bir insan olduğumuzu anımsamamız içindir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/05/19/edebiyata-iliskin-yedi-yerlesik-yanlis-kani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erdoğan&#8217;ın Çakısı ve Madame Bovary</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/04/13/erdoganin-cakisi-ve-madame-bovary/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/04/13/erdoganin-cakisi-ve-madame-bovary/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 15:22:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/04/13/erdoganin-cakisi-ve-madame-bovary/</guid>
		<description><![CDATA[Başbakanımız, R. T. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Malatya&#8217;da kendisine armağan edilen halının ipini cebinden çıkardığı çakıyla kesmiş. Başbakanın cebinde çakı taşıması basınımızın gözünden kaçmadı. (Haberin Hürriyet Gazetesi&#8217;ndeki yansıması için tıklayın.) Başbakan&#8217;ın cebinde ne gerekçeyle bir çakı taşımak isteyeceği tartışma konusu olurken, cepte çakı taşımanın Başbakanlığın ağırlığına yakışayacağını savunan, biraz da Erdoğan&#8217;ı tiye alan yazılar/yorumlarla karşılaştık. Kimi çevrelerce, bıçak ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başbakanımız, R. T. Erdoğan, geçtiğimiz günlerde Malatya&#8217;da kendisine armağan edilen halının ipini cebinden çıkardığı çakıyla kesmiş. Başbakanın cebinde çakı taşıması basınımızın gözünden kaçmadı. (Haberin Hürriyet Gazetesi&#8217;ndeki yansıması için <a target="_blank" href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8635551.asp?m=1" title="Erdoğan sahnede çakı kullandı">tıklayın</a>.) Başbakan&#8217;ın cebinde ne gerekçeyle bir çakı taşımak isteyeceği tartışma konusu olurken, cepte çakı taşımanın Başbakanlığın ağırlığına yakışayacağını savunan, biraz da Erdoğan&#8217;ı tiye alan yazılar/yorumlarla karşılaştık. Kimi çevrelerce, bıçak ya da çakı taşımanın sünnet, yani Peygamber&#8217;in örnek davranışlarından olduğu yollu bir açıklama da getirildi; ama bu açıklamanın resmi bir görüş olmadığı da su götürmez.  Örneğin Milliyet yazarı, Güneri Civaoğlu <a target="_blank" href="http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&amp;ArticleID=514841&amp;AuthorID=64">yazısında</a> Başbakan&#8217;ın gençlere rol modeli olma sorumluluğunu dillendirerek eleştirisini ortaya koymuş&#8230;</p>
<p>&#8220;Çakı taşımakta ne var? Milyonlarca Türk erkeği cebinde çakı taşıyor, olağan bir alışkanlık&#8221; diyenler de çıktı; çıkıyor&#8230; Oysa çakı taşımanın anlamı, en azından medyanın gözündeki anlamı, özünde &#8220;gençlere yanlış örnek olmak&#8221; ya da &#8220;korumalarına güvenmemek&#8221; gibi yarı alaylı yorumların ötesine taşıyor.  Aslında tuhaf bir biçimde Başbakan&#8217;ın çakısı, Flaubert&#8217;in ünlü &#8220;Madame Bovary&#8221; romanındaki bir ayrıntıyı anımsatıyor, okuyalım:</p>
<blockquote><p> [Eczacı] Ayakkabılarını beyaza boyamak isterken bir kireç yığınının içine düşen oğluna koştu. Azarlar Napoleon&#8217;u iyice korkutmuştu. Çocuk bağırmaya başladı, Justin de samanlı bir sıva parçasıyla ayakkabılarını silmeye çalışıyordu. Ama bu iş için bir bıçak gerekliydi. Charles kendi çakısını verdi.</p>
<p>&#8220;Aman Allah&#8217;ım&#8221; dedi Emma içinden, &#8220;Cebinde çakı taşıyor, köylüler gibi!&#8221;</p></blockquote>
<p>Yukarıdaki alıntıyı açıklamadan önce  Madame Bovary&#8217;nin konusunu bilmeyenler için bir açıklayalım. Roman, Charles Bovary adında bir kasaba doktorunun, okuduğu kitaplardan etkilenerek bir çeşit hayal dünyası içinde yaşayan Emma&#8217;nın evliliği üstüne kuruludur. Charles Bovary, dürüst, eşine düşkün ama biraz safça bir karakter olarak çizilir. Otoriter bir kadın olan annesinin baskısıyla güç bela okuyup hekim olmayı başarmıştır. Ama hiçbir zaman üstündeki taşralılığı atamaz; dönemin Fransız kırsallarında, kasaba yaşamının ölçüleri içindeki kibar yaşamına bile ayak uyduramaz. Uyanık da değildir. Eşinin, Emma Bovary&#8217;nin arzularını karşılaması olanaksız gibidir. Emma da, kitaplarda okuduğu büyük aşk öykülerinin çekiciliğine kapılarak kendini bir çıkmazın içine sürükler. Kocasına duyduğu belirsiz saygıyı tümüyle yitirir; Charles Bovary&#8217;yi,  kasabadaki genç bir hukuk öğrencisi ve daha sonra varlıklı bir toprak sahibiyle aldatır. Geçen süre içinde kocasına duyduğu horgörü artmaktadır; Charles, Emma&#8217;nın gözünde, kaba saba, tiksinti verici bir adam olmaya başlar.</p>
<p>Yukarıdaki çakıyla ilgili alıntı, aslında Emma&#8217;nın, Charles&#8217;dan duyduğu hoşnutsuzluğun en belirgin biçimde dışa vurulduğu ayrıntılardan biridir. Charles&#8217;ın cebinden bir çakı çıkarması, Emma&#8217;nın gözünde kocasını, yani bir hekimi, köylülerle aynı düzeye indirmiştir. Çakı, Charles&#8217;ın taşralılığının bir simgesidir; Emma ise kendini besbelli, yaşadığı kasabanın üstünde görmekte, genç hukuk öğrencisiyle yaşayacağı aşka hazırlamaktadır. Kısacası, cepte çakı taşımak, Emma&#8217;nın gözünde bir çeşit olmamışlığın, uygarlaşmamışlığın ifadesidir.</p>
<p>Romanı böyle özetleyince aslında Başbakan ile medyanın ilişkisini de açıklamamıza yardımcı olacak bazı ipuçları elde ediyoruz. Charles&#8217;ın, yani kocanın tutumunda bir aldırmazlık daha anlamazlık vardır, ancak yine kendisinin ne olduğunun bilincindedir; üstelik olduğu şey olmaktan hiçbir sıkıntısı yok gibi görünmektedir. Charles&#8217;ın durağan artık değişmeye kapalı yapısı, bozulmaya elverişsiz mutluluğu Emma&#8217;ya umutsuzluk olarak geri döner. Emma, hayalperesttir; Charles&#8217;la yetinmemektedir, Charles&#8217;ı kendi tasavvuruna uymadığı için suçlamaktadır. Aslında medyayla, Recep Tayyip Erdoğan arasında da bu ilişkiye benzer yanlar var: Erdoğan, medyanın ya da medyanın desteklediği görüşlerin yansıttığı, kabaca &#8221;çağdaşlık&#8221; olarak adlandırdığımız tutumun boyutlarını pek umursamamaktadır. Diliyle de davranışlarıyla da kendini sakınmaz bir hali vardır. Medyanın hayalini kurduğuysa başka bir tür Başbakan karakteridir; Avrupalı, tam bir salon adamı&#8230;</p>
<p>İki taraf arasındaki tatlı gerilim aslında bir oyunun parçası olarak sürüp gider. Çünkü ikisi de, aynı kasabada, birbirlerine zorunlu olarak bağlı biçimde yaşamaktadırlar. Emma, başka sevdalar peşinde koşacaktır&#8230; Charles da, görmezden gelerek ya da gerçekten görmeyerek kendi uğraşına gömülecektir.</p>
<p>Bu arada merak edenler için romanın nasıl sonlandığından da kısaca söz edeyim: Emma, gizli ilişkilerini aslında okuru şaşırtan bir yüreklilikle sürdürmeye devam eder. (Nabokov, Flaubert üstüne verdiği bir derste 19. Yüzyıl Fransa&#8217;sında bir kasabada, bu kadar uluorta yaşanan gönül ilişkilerinin açığa çıkmamasının gerçekçi olmadığını söyler.)  Ancak aşıklarını mutlu edebilmek ve hayalindeki lüs yaşamı sürebilmek için tefeciye ağır bir biçimde borçlanmıştır; borçların vadesi dolduğundaysa tefeci, uzlaşmaya yanaşmaz, Charles&#8217;dan gizli olarak ipoteğe verilen çiftliğe el koymak ister. Emma için tek çıkış kalmıştır: İntihar. Arsenikle kendini öldürmeye çalışır. Zehri yuttuktan sonra saatlerce, bir güne yakın bir süre can çekişir, ki romanın en sarsıcı sayfaları bu bölümlerdir. (Flaubert&#8217;in bu bölümü yazabilmek için küçük bir miktarda arsenik içtiği söylenir.) Roman, Emma&#8217;nın ölümü ve Charles&#8217;ın çöküşüyle sonlanır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/04/13/erdoganin-cakisi-ve-madame-bovary/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Hatırla Sevgili&#8217;nin Devrimcileri</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/03/20/hatirla-sevgilinin-devrimcileri/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/03/20/hatirla-sevgilinin-devrimcileri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Mar 2008 09:43:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/03/20/hatirla-sevgilinin-devrimcileri/</guid>
		<description><![CDATA[Televizyon dizilerinde eskiden beri &#8220;yakın tarih&#8221; hatta zaman zaman &#8220;uzak tarih&#8221; konulu kurguların bir çekiciliği vardır.  Çocukluğum sırasında, yani 80&#8242;lerin ortalarından 90&#8242;ların ilk yıllarına kadar, galiba politik yasakların çokluğundan dolayı yakın tarih dediğimiz şey adamakıllı ötelenmişti. TRT dizileri ağırlıklı olarak Cumhuriyet&#8217;in ilk yılları ya da Osmanlı&#8217;nın son döneminde geçer, ya da bu yılları anlatan romanlardan uyarlanmış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Televizyon dizilerinde eskiden beri &#8220;yakın tarih&#8221; hatta zaman zaman &#8220;uzak tarih&#8221; konulu kurguların bir çekiciliği vardır.  Çocukluğum sırasında, yani 80&#8242;lerin ortalarından 90&#8242;ların ilk yıllarına kadar, galiba politik yasakların çokluğundan dolayı yakın tarih dediğimiz şey adamakıllı ötelenmişti. TRT dizileri ağırlıklı olarak Cumhuriyet&#8217;in ilk yılları ya da Osmanlı&#8217;nın son döneminde geçer, ya da bu yılları anlatan romanlardan uyarlanmış olurdu. Ateşten Gömlek ve Yorgun Savaşçı dizilerinin içeriği yüzünden sansüre takıldığı gibi bir tartışma anımsıyorum örneğin&#8230; Bugünün Saraylısı, Üç İstanbul, Duvardaki Kan, Ayaşlı ve Kiracıları gibi çoğu edebiyattan uyarlama dizileri unutmadım. Aşk-ı Memnu da çekilmişti yanılmıyorsam-sonra yine bir Aydan Şener klasiği, Çalıkuşu.</p>
<p>Artık edebiyattan uyarlama dönemi kapandı. Gerçi &#8220;Yaprak Dökümü&#8221; diye bir dizi var, ama anladığım kadarıyla orijinal yapıtla hiçbir ilişkisi kalmadı. Yine bir ara, medyamızın edebiyatçı diye eteklerine yapıştığı Kemalettin Tuğcu&#8217;nun kitaplarından esinlenen bir ya da birkaç dizi çekildi. Eski Türk filmlerinde oynak delikanlıları canlandırmasına alıştığımız Şemsi İnkaya birden bu dizilerde külhanbeyi bir adama dönüşüverdi.</p>
<p>Konuyu dağıtmayalım: Edebiyattan uyarlamalara pek rastlamıyorsak da, ülkemizde yakın tarih ilgisi bitecek gibi değil- biraz da olayların üstünden zaman geçtikçe, tortulandıkça, daha doğrusu bazı olaylardan söz etmek artık korku verici sonuçlara yol açmayacak gibiyse, yine temkinli olmak kaydıyla yakın tarih açlığımızı doyurabiliyoruz. Birçok örnek var&#8230; Ama son zamanlarda en bariz biçimde öne çıkanı ATV&#8217;de yayınlanan &#8220;<a target="_blank" href="http://www.hatirlasevgili.org/" title="Hatırla Sevgili İnternet Sitesi">Hatırla Sevgili</a>&#8221; adlı dizidir. Dizinin konusu ya da kişiler üstünde uzun uzadıya durmayacağım; sadece son bölümlerinde 12 Mart darbesini izleyen bunalımlı yılların işlendiğini belirteyim. (İsteyen bölümlerin özetini <a target="_blank" href="http://hatirlasevgili.blogspot.com/">bu siteden</a> okuyabilir.) Dizide yer alan genç karakterler, o dönemde yaşanan olaylarla iç içe kurgulanmış; dolayısıyla dönemin önemli olayları ya da kişileri kurgunun bir parçası olarak canlandırılıyor. Örneğin geçtiğimiz bölümde Mahir Çayan ve arkadaşlarının (biri dışında: Ertuğrul Kürkçü) öldüğü Kızıldere olayı canlandırıldı; canlandırıldı diyorum, çünkü oyunculuk kötü olmamasına karşın, özellikle tarihsel gerçeğe bağlı kalınmak istenen yerlerde &#8216;reality show&#8217;lardan alıştığımız bir canlandırma havası esiyor.</p>
<p>Andy Kaufmann, &#8220;TV series are the lowest form of entertainment&#8221; diyordu; yani: &#8220;TV dizileri en düşük eğlence biçimidir.&#8221; Bu söze katılmamak elde değil; yalnız bir şerh koymak gerekiyor. Düşük sanat biçimleri, kalıcı sanat kollarına dönüşme eğilimi taşır. Ortaçağda  roman en düşük eğlence biçimlerinden biriydi; opera ya da bale, yine ayaktakımının rağbet ettiği müstehcen içerikte de olabilen vodvillerden doğup büyümüştür. Hatırla Sevgili&#8217;de böyle bir potansiyel olduğnu iddia etmiyorum. Ama yakın tarih saplantısı diziyi benim gözümde, medyanın yakın tarihe daha doğrusu tarihe bakışı açısından ilginç kılıyor. Hatırla Sevgili de, benzerleri gibi melodramatik bir kurguya sahip- ama bu kurguyu belgesel gerçekliğe yedirme çabası açık biçimde görülüyor. Anladığım kadarıyla son yılların en çok para harcanan prodüksiyonlarından biri. Bir dönemi tüm ayrıntılarıyla yeniden yaratmak kolay bir iş değildir; epeyce emek ve masraf ister. Bu konuda da her şeyin çalışılmış olduğuna kuşku yok- sadece oyuncuların üstündeki kıyafetlerin dönemin giyim alışkanlıklarına uygun ama sürekli &#8220;yeni&#8221; oluşu gözüme batıyor. Aslında sadece giysiler değil; evler, eşyalar, otomobiller her şey, en yeni, en parlak haliyle karşımıza çıkıyor. Ayrıntıları kusursuz biçimde yeniden yaratma saplantısı, o yıllarda da şeylerin yıpranabileceği gerçeğini yapımcıların aklından siliyor.</p>
<p>Gelelim dizinin devrimcilerine: Dizinin kurgusu gereği hiçbiri baş rolde değil; ancak son 8-10 bölümde 12 Mart sonrası konu edildiği için neredeyse baş roldeki oyuncular kadar sık karşımıza çıkıyorlar.</p>
<p>Deniz Gezmiş&#8217;le başlayalım. Dizinin Deniz Gezmiş&#8217;inin, Filistin&#8217;de eğitim görmüş bir gerillaya benzediği pek söylenemez. Anlaşılan kurguda yazılıp çizilenlerden epeyce yararlanılmış; ancak şu &#8220;temiz aile çocuğu&#8221; imajından anladığım kadarıyla en yoğun biçimde Deniz Gezmiş karakteri etkileniyor.  Hapishanede bile üstlerinin başlarının pırıl pırıl olması bir yana, tıraşsız yüzleri bile en fazla pazar günü mahmurluğunu düşündürüyor. Mahkeme sahnelerinde bir ayrıntı başka izleyicilerin de dikkatini çekmiştir. Hatırla Sevgili, özellikle eski haber ve TV arşivi kayıtlarını zaman zaman doğrudan kullanıyor; bunlardan en sık yinelenenlerden biri de Deniz Gezmiş&#8217;in yürüyerek mahkeme salonuna girişi- yönetmen bu girişteki havayı çok sevmiş sanırım. Mahkemelerin işlendiği bölümler boyunca defalarca yineledi. Ancak dizideki aktörün mahkeme salonuna girişiyle Deniz Gezmiş&#8217;in girişi arasında açık bir ayrım göze çarpıyor. Yanlış anlaşılmasın; dizide Deniz Gezmiş&#8217;i oynayan aktör, gerçek Deniz Gezmiş&#8217;in havasını kaldıramıyor gibi bir yorumum yok. Ayrıca yürüyüşlerindeki ayrılığın kişilerden değil, dizinin kendi melodram havasından kaynaklandığını seziyorum: Siyah-beyaz görüntülerdeki asıl Deniz Gezmiş, omuzlarını iki yana devirerek, hızlı adımlarla, hafif de öne doğru kambur yürüyor; yani geçmişteki sert delikanlılar ya da günümüzdeki hip-hopçuları çağrıştıran bir yürüme biçimi bu. Kesin bir anlamı var: &#8220;Sizi umursamıyorum, geçip gideceğim, yolumdan ister çekilin ister çekilmeyin, durmam. &#8221; Ayrıca sağa-sola kaykılarak bütün yolu kendisi için kapatıyor. Deniz Gezmiş&#8217;i oynayan aktörün yürüyüşü ise bambaşka; dik, ağır adımlarla, hatta biraz çevresini süzerek&#8230;  Daha çok haksızlığa uğramış temiz delikanlı görüntüsü veriyor, ki zaten dizinin devrimcilere biçtiği pay da üç aşağı beş yukarı bu &#8220;harcanmış temiz çocuklar&#8221; imajından başka bir şey değil&#8230;</p>
<p>Mahir Çayan&#8217;ın rolünde aynı hava daha belirgin&#8230; Çayan&#8217;la ilgili sıkça yinelenen görüntü, yine arşivlere yansımış olan, mahkeme salonunda Ulaş Bardakçı&#8217;yla tokalaşıp öpüştükleri sahne. Bu görüntü (eğer açıldıysa youtube&#8217;da bulunabilir) aslında Deniz Gezmiş&#8217;in yürümesine benzer bir anlam taşıyor: &#8220;Sizi sallamıyoruz, mahkemenizi tanımıyoruz.&#8221; Hatta Çayan&#8217;ın çok daha ileri gittiği bile söylenebilir; belki de bu yüzden Çayan&#8217;a çok daha korkunç bir ölüm hazırlandı. Dizideki Çayan&#8217;ın oyunculuğunu çok daha fazla beğendim- aktör besbelli önderlik havasına kendini hazırlamış. Dizideki Mahir Çayan rolünün kusuru da aynı: Temiz aile çocuğu olarak çizilmesi.  Belki de Gün Zileli&#8217;nin &#8220;Yarılma&#8221;sındaki portrelerini de biraz dikkate almalıydılar. Çayan&#8217;ın opportünizm üstüne yazıp çizdiklerini az çok okuyunca uzlaşmaz tutumunu kesin biçimde görebiliyoruz aslında; ayrıca FKF&#8217;de başlayan ayrılıkların, çatlamaların öyküsü yüzeysel olrak bile bilindiğinde devrimcilerin tutumlarının aşırıya kaçan bir sertliğe ve güvensizliğe vardığı da söylenebilir. Diziden elbette gerçekçi ölçütleri bu derece zorlamasını beklemedim, ama yine de temiz aile çocuğu imajı, bu insanları orta zekaya sevdirme çabasının çocukluğundan başka nedir? Bu arada, Mahir Çayan ve arkadaşlarının rehin aldığı mühendislerin akibeti dizide geçiştirilmiş; belki de bu mühendisleri, gazetelerin ya da resmi tarihin yazdığı gibi Mahir Çayan ve arkadaşlarının mı öldürdüğü, yoksa olay sırasında devlet güçlerince de öldürüldükleri hala açıklık kazanmadığı içindir&#8230; Bu derece derin konulara girmeyelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/03/20/hatirla-sevgilinin-devrimcileri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Atari 800 XL</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/03/19/atari-800-xl/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/03/19/atari-800-xl/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2008 22:40:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akla Gelen]]></category>

		<category><![CDATA[800 XL]]></category>

		<category><![CDATA[atari]]></category>

		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>

		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>

		<category><![CDATA[msx]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/03/19/atari-800-xl/</guid>
		<description><![CDATA[Bilgisayarla ilk tanıştığımda 11-12 yaşındaydım; o sırada Maçka End. Meslek Lisesi Bilgisayar bölümünde okuyan ağabeyim bir arkadaşından ödünç aldığı Vestel MSX&#8217;i eve getirmişti. Yanılmıyorsam birkaç ay gibi uzun bir süre bizde kaldı.  (Yanlış anımsıyor olabilirim; ağabeyim MSX&#8217;i bir akrabamızdan da ödünç almış olabilir- bunun önemi yok.) 86-87 tarihleri olmalı. O yıllarda televizyona bağlanarak kullanılan, klavye-kasa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilgisayarla ilk tanıştığımda 11-12 yaşındaydım; o sırada Maçka End. Meslek Lisesi Bilgisayar bölümünde okuyan ağabeyim bir arkadaşından ödünç aldığı Vestel MSX&#8217;i eve getirmişti. Yanılmıyorsam birkaç ay gibi uzun bir süre bizde kaldı.  (Yanlış anımsıyor olabilirim; ağabeyim MSX&#8217;i bir akrabamızdan da ödünç almış olabilir- bunun önemi yok.) 86-87 tarihleri olmalı. O yıllarda televizyona bağlanarak kullanılan, klavye-kasa bütünleşik ev bilgisayarları modaydı. En popüler olanı Commodore 64&#8242;tü; Amstrad CPC 128, Spectrum vs. gibi çeşitli model ve markalar olmasına karşın çoğunun pek yaygın olmadığını anımsıyorum. Şimdi öğrendiğime göre <a target="_blank" href="http://www.msx.org/" title="MSX.org">MSX </a>günümüzde kullandığımız PC&#8217;lerin atası olan bir işlemciyle çalışan aslında oldukça önemli bir bilgisayarmış. Yaşıtlarımın çoğu gibi ben de bilim-teknoloji konularına korkunç meraklıydım. Eve gelen bilgisayarı kurcalamaya başladım. İlk iş oyunlara bulaştım elbette; Monkey Jumper ya da Jumper Monkey gibi bir adı olan ilginç bir oyun vardı örneğin- (Oyunların küçük bir teypten kasetlerle bilgisayara yüklenmesini aslında oldukça yadırgamıştım.) bu oyun basit ama eğlenceli bir fikir üstüne inşa edilmişti. Oyunun kahramanı maymun bataklık gibi bir zeminin üstünde sürekli zıplayarak uzun palmiyelerdeki meyveleri toplamaya çalışıyordu. Zeminin zıpladığı noktalarında  çukurlar açılıyordu; dolayısıyla oyun süresince maymunun zıplayabileceği zemin giderek yok oluyordu. Maymun bataklığa düşerse ekranın sağından ya da solundan fırlayan bir timsah koşup işini bitiriyordu. Her neyse&#8230;  Hiç de becerikli bir oyuncu değilimdir; ayrıca dijital oyunların getirdiği başarma uğraşı beni aşırı derecede gerdiği için çoğunu son bölümüne kadar oynayamam. (Belki de o yüzden Call of Duty, Wolfenstein gibi son kuşak 3D oyunlara şöyle bir göz atmakla yetindim.)</p>
<p> <a href="http://eylembilim.com/2008/03/19/atari-800-xl/#more-23" class="more-link">(more&#8230;)</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/03/19/atari-800-xl/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kar yağıyor. Ne anlıyorsa.</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/01/05/kar-yagiyor-ne-anliyorsa/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/01/05/kar-yagiyor-ne-anliyorsa/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Jan 2008 14:02:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/01/05/kar-yagiyor-ne-anliyorsa/</guid>
		<description><![CDATA[İbrahim Tenekeci&#8217;nin bir dizesi; doğru mu anımsıyorum emin değilim. Kar, insanın sığınma güdüsünü tetikliyor. Evden çıkmak daha istenmez bir hale geliyor. Sanki sarıp sarmalanmanın, kabuğunu kalınlaştırmanın soğuktan korunmadan öte bir anlamı daha var.
İnsanımızın büyük bir çoğunluğu aslında karı çok sevmez. Koşulları güçleştirir, masrafları artırır&#8230; Geçmişte ölümlerin çoğu göğüs enfeksiyonlarından kaynaklanırdı. Kar o yüzden ölümlerin artacağına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İbrahim Tenekeci&#8217;nin bir dizesi; doğru mu anımsıyorum emin değilim. Kar, insanın sığınma güdüsünü tetikliyor. Evden çıkmak daha istenmez bir hale geliyor. Sanki sarıp sarmalanmanın, kabuğunu kalınlaştırmanın soğuktan korunmadan öte bir anlamı daha var.</p>
<p>İnsanımızın büyük bir çoğunluğu aslında karı çok sevmez. Koşulları güçleştirir, masrafları artırır&#8230; Geçmişte ölümlerin çoğu göğüs enfeksiyonlarından kaynaklanırdı. Kar o yüzden ölümlerin artacağına ilişkin bir arketip olarak da belleğimize kazınmış olabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/01/05/kar-yagiyor-ne-anliyorsa/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>kitap-lık: Tarihsel Roman Dosyası</title>
		<link>http://eylembilim.com/2008/01/01/kitap-lik-tarihsel-roman-dosyasi/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2008/01/01/kitap-lik-tarihsel-roman-dosyasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2008 19:01:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2008/01/01/kitap-lik-tarihsel-roman-dosyasi/</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz ay kitap-lık dergisinde tarihsel roman üstüne bir dosya yayınlandı;  Fatih Altuğ, Ahmet Sait Akçay ve Mehmet Fatih Uslu gibi birkaç yakın arkadaşımın yanısıra ben de dosyaya İhsan Oktay Anar romanları üstüne bir yazıyla katkıda bulunmaya çalıştım. Dosyanın en çarpıcı yazılarından birine, Fatih Altuğ&#8217;un makalesine buradan erişebilirsiniz. Dergi henüz yayım çevrimini tamamlamadığı için kendi yazımı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ay kitap-lık dergisinde tarihsel roman üstüne bir dosya yayınlandı;  Fatih Altuğ, Ahmet Sait Akçay ve Mehmet Fatih Uslu gibi birkaç yakın arkadaşımın yanısıra ben de dosyaya İhsan Oktay Anar romanları üstüne bir yazıyla katkıda bulunmaya çalıştım. Dosyanın en çarpıcı yazılarından birine, <a target="_blank" href="http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/111/fatih_altug.html">Fatih Altuğ&#8217;un makalesine buradan </a>erişebilirsiniz. Dergi henüz yayım çevrimini tamamlamadığı için kendi yazımı vermeyeceğim.</p>
<p>Ayrıca derginin yeni sayısında, Fatih Altuğ, M. Fatih Uslu, Ahmet Sait ve  Veysel Öztürk ile eleştiri üstüne söyleştik; konularında oldukça uzmanlaşmış bu dörtlü yanında bana daha çok sessiz kalmak düşüyordu, ben de öyle yaptım.  Diğer arkadaşlar gibi üniversite kökenli olmadığım için bana &#8220;sivil eleştirmen&#8221; ifadesi yakıştırıldı; bir itirazım yok elbette- ancak kendimi aslında pek de eleştirmen olarak tanımlamam. &#8220;Alaylı&#8221; diye anılmaktansa biraz moda bir yakıştırma bile olsa &#8220;sivil&#8221;i tercih ederim&#8230; Kimsenin gönül indirmediği genç ya da acemice kitapları okuyup üstlerine bir iki cümle yazmak alışkanlığı eleştiri açısından hiç değilse bir boşluğu doldurmaya aday olmamı sağladı&#8230; Haksızlık da etmemek gerekiyor; son dönemde Hece dosyalarında yazdığım hiçbir yazı, vasat yazarlar üstüne değildi. Kendi adıma kuramsallıktan kaçınmaya çalışam da düşünce bir yerde kurama dokunuyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2008/01/01/kitap-lik-tarihsel-roman-dosyasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kitaplığımızı Düzenlerken&#8230;</title>
		<link>http://eylembilim.com/2007/12/30/kitapligimizi-duzenlerken/</link>
		<comments>http://eylembilim.com/2007/12/30/kitapligimizi-duzenlerken/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Dec 2007 17:16:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eylembilim</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Olan Biten]]></category>

		<category><![CDATA[ev hali]]></category>

		<category><![CDATA[evren]]></category>

		<category><![CDATA[kitaplık]]></category>

		<category><![CDATA[selçuk]]></category>

		<category><![CDATA[unpacking my library]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://eylembilim.com/2007/12/30/kitapligimizi-duzenlerken/</guid>
		<description><![CDATA[Dün akşam elektrikler gidince Evren&#8217;le kalkıp kitaplarımızı düzenledik. Üçü çalışma odasında, biri salonda olmak üzere üç ayrı kitaplığımız var. Salondaki kitaplık IKEA&#8217;nın 4&#215;4=16 kare biçimli gözlü huş rengi modülünden&#8230; Sepetleriyle birlikte oldukça kullanışlı bir şey&#8230; Ama kitap yerleştirmek söz konusu olduğunda biraz yetersiz kaldığını itiraf etmek gerekiyor. Çünkü rafların içeri doğru derinliği fazla; insan ister istemez kitapları iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dün akşam elektrikler gidince Evren&#8217;le kalkıp kitaplarımızı düzenledik. Üçü çalışma odasında, biri salonda olmak üzere üç ayrı kitaplığımız var. Salondaki kitaplık IKEA&#8217;nın 4&#215;4=16 kare biçimli gözlü huş rengi modülünden&#8230; Sepetleriyle birlikte oldukça kullanışlı bir şey&#8230; Ama kitap yerleştirmek söz konusu olduğunda biraz yetersiz kaldığını itiraf etmek gerekiyor. Çünkü rafların içeri doğru derinliği fazla; insan ister istemez kitapları iki sıra diziyor. Öyle olunca bazı kitapların arkalarda gözden uzak kalmasını önlemek mümkün olmuyor.</p>
<p><img src="http://eylembilim.com/wp-content/uploads/2007/12/kitaplar02.jpg" alt="Evren IKEA kitaplığı düzenliyor" /></p>
<p>Kitapları, kitaplıklar arasında nasıl ayıracağımıza da karar vermesi kolay olmadı. Öncelikle öykü, roman, şiir kitaplarını çalışma odasına aktarmak daha mantıklı göründü; bunların yanına Türkçe eleştiri-deneme kitaplarını da ekledik&#8230; Aslında sonuçta salondaki kare kitaplığa yabancı sosyal bilim ve felsefe kitapları dışında bazı dergilerle birkaç tasarım kitabını almaya karar verdik. Yabancı edebiyat da çalışma odasında yer buldu:</p>
<p><img src="http://eylembilim.com/wp-content/uploads/2007/12/kitaplar03.jpg" alt="Çalışma odasında…" /></p>
<p>Her kitaplık düzenlemesinden sonra olduğu gibi elimde oldukça çok sayıda kitap arttı. Birincisi, kitaplığımda tutmaya gerek duymadığım bir yığın kitap var; bunların bazısını zamanında almışım, muhtemelen sahafların kapı önüne açtıkları tezgahlardan pek de seçici olmadan çantama doldurmuşum&#8230; Öğrencilik yıllarından kalma bir &#8220;ucuz bir kitap avlama&#8221; alışkanlığım var; gerçi bu alışkanlık sayesinde epeyce kitap okudum- daha iyisi ya da kötüsü, nitelikli sayılabilecek, ancak çeşitli nedenlerden ötürü okura ulaşma başarısı düşük olmuş kitapları okuma fırsatım oldu. Bazı kitaplarıysa, yazarları önemli olmasına karşın pek umursamadığım için ayırdım: İlhan Berk&#8217;in &#8220;El Yazmalarına Vuruyor Güneş&#8221; ya da merhum Muzaffer Buyrukçu&#8217;nun &#8220;Şarkılar Seni Söyler&#8221;i gibi&#8230;</p>
<p>Bunların yanısıra kitaplığımızda bazı kitaplardak iki adet bulunuyor; bir çoğu da oldukça önemli kitaplar&#8230; Örneğin Joyce&#8217;un Ulysess&#8217;i&#8230; (Nevzat Erkmen&#8217;in çevirisi bu arada, orijinali değil&#8230;) Ya da Claude Levi-Strauss&#8217;tan Yaban Düşünce&#8230; Bu kitapları ise Eylembilim üstünden küçük bir yarışmalarla dağıtmak gibi bir düşüncem var. Ama biraz da bu siteye gördüğüm ilgiye bağlı bir karar olacak bu&#8230; Aksi takdirde konuklarımın ellerine tutuşturup yollayabilirim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://eylembilim.com/2007/12/30/kitapligimizi-duzenlerken/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
